Bir cinayetten fazlası
Bir genç futbolcu hayatını kaybetti. Bir aile evladını toprağa verdi. Kamuoyu ise yalnızca bir cinayetin değil, Türkiye’de giderek büyüyen bir ayrıcalık rejiminin fotoğrafına baktı.
Çünkü toplumun vicdanını yaralayan şey sadece tetiğin çekilmiş olması değil. Asıl öfke, bazı isimlerin hukukun etrafından dolaşabildiği duygusunun bu kadar yayılmış olmasıdır. Sokakta, trafikte, mekânda, ilişkiler ağında, koruma halkasında, silah erişiminde ve güç gösterisinde kendini hissettiren bir dokunulmazlık hissi, artık başlı başına bir güvenlik sorunudur.
Türkiye’de çakar, yalnızca teknik bir donanım değildir. Çakar, bu ülkede çoğu insanın zihninde ayrıcalığın simgesidir. Ben kurala tabi değilim demenin, yol isteyebilmenin, öncelik talep edebilmenin, görünür güç sergilemenin kısa yoludur.
Mevzuat, bunun kimlerde ve hangi şartlarda olacağını açık biçimde sınırlar. Buna rağmen kamuoyu bir özel kişi için çakar iddiasını konuşuyorsa, mesele tek başına bir aksesuar meselesi olmaktan çıkar. O zaman soru şudur: Bu imkân hangi sıfatla, hangi denetimle ve hangi gerekçeyle taşındı?
Bu soruya şeffaf cevap verilmedikçe, toplumun devlete olan güveni aşınır.
Aynı şey silah ruhsatı için de geçerli. Evet, hukuk bazı kişilere taşıma ruhsatı verilmesine izin verir. Ama hukuk sadece kapıyı açmak için değil, gerektiğinde o kapıyı kapatmak için de vardır.
Kamuoyunun itirazı şuradadır: Bir kişiye geçmişi, çevresi, davranış kalıbı ve kamu güvenliği bakımından yeterli denetim uygulanmış mıdır? Uygulanmışsa bu sonuca rağmen nasıl uygulanmıştır? Uygulanmamışsa neden uygulanmamıştır?
Devletin görevi, kâğıt üstünde prosedür işletmek değil, kamu güvenliğini fiilen sağlamaktır.
Bu olay yalnızca bir soyadına indirgenirse eksik okunur. Evet, kamuoyu Kadayıfçıoğlu ailesini, bağlantıları ve geçmişte basına yansıyan olayları konuşuyor. Ama mesele bir aileyi aşar.
Sorun, servetin, çevrenin, tanınırlığın ve koruma ağlarının bazı insanlarda hukukun etkisini zayıflatabildiği kanaatidir. Türkiye’de yurttaşı öfkelendiren şey tam da budur. Çünkü sıradan biri için anında işleyen mekanizmaların, güçlü görünenler söz konusu olduğunda esneyebildiği düşünülüyor.
Bir ülkede adaletin itibarı, güçlüye ne kadar hızlı ve ne kadar net dokunabildiğiyle ölçülür.
Bir genç neden öldü?
Bu sorunun hukuki cevabını mahkeme verecek. Ama toplumsal cevabı şimdiden ortada: Güç gösterisinin normalleştiği, denetimin zayıfladığı, ayrıcalığın görünür hale geldiği her yerde şiddet büyür.
Devletin burada yapması gereken şey savunma psikolojisine girmek değil, tam tersine kamuoyunun önüne temiz bir hesap dökümüdür. Çakar varsa hangi statüyle vardı. Silah ruhsatı varsa hangi gerekçeyle verilmişti. Koruma varsa hangi kararın sonucuydu. Sonrasında hangi denetimler yapıldı.
Bu sorular yanıtsız kaldıkça, yalnızca bir dosya karanlıkta kalmaz. Hukuk devleti fikri de yara alır.
Bir ülkede en tehlikeli duygu, bazı insanların her kapıyı açabileceğine inanmasıdır. Çünkü o duygu önce kuralları çürütür, sonra kurumları yıpratır, en sonunda da insanların hayatına mal olur.
Kubilay Kaan Kundakçı dosyası, sadece bir cinayet soruşturması değildir. Bu dosya, Türkiye’de nüfuz, imtiyaz ve denetimsizlik arasındaki ilişkinin testidir.
Ve bu kez kamuoyu yalnızca failin değil, o faili mümkün kılan düzenin de cevabını istiyor