Türkiye’de kadın ve gazeteci olmak…
90’lardan bu yana ulusal basında gazetecilik yapan bir insan olarak yazmaya neden ve ne zaman başladığımı hatırlamıyorum ama bildiğim şey, içimde birikenlerin bir yere akması gerektiğiydi. Suskunluk bana hiçbir zaman iyi gelmedi. Bazı insanlar sessizlikte dinlenir; ben sessizlikte yorulurum. Çocukluğumdan bu yana deliler gibi hayalini kurduğum gazetecilik hayatıma ise büyük cümlelerle başlamadım. Dünyayı değiştirme iddiam da yoktu. Sadece gördüğümü, hissettiğimi ve içime sinmeyeni not etmek istedim. Zamanla fark ettim ki yazmak, benim için anlatmaktan çok dünyaya dayanma biçimiymiş. Bu ülkede kadın olarak söz almak kolay değil. Hele ki yüksek sesle konuşmuyorsan, bağırmıyorsan ama ısrarla yazıyorsan… Görmezden gelinmenin türlü şekilleri var. Ben çoğunu tanıdım. Yine de kalemi elimden bırakmadım. Çünkü bıraktığım anda kendimden vazgeçecekmişim gibi geldi. Bazen yazdıklarımın arkasında dururken çok yalnız hissettim. Kimi günler “değer mi?” diye sordum kendime. Ama her defasında şu cevap geldi: Değer, çünkü susarsam içimdeki o tanık da susacak. Ve ben tanıklık etmeden yaşayamıyorum. Gazetecilik bana güç vermedi belki, ama bir tür dürüstlük borcu yükledi. Kendime, okura ve yaşadığım zamana karşı. Yanıldığım oldu, kırıldığım oldu, vazgeçmeyi düşündüğüm de… Ama kalemi elime aldığımda, bütün o dağınıklık bir anlığına yerine oturdu. Bugün hâlâ yazıyorsam, bunun nedeni cesaretim değil. Daha çok, başka türlü var olamıyor olmam. Yazmak benim için hâlâ bir tercih değil; bir ihtiyaç. Ve belki de kendimle ilgili en doğru cümle şu: Ben yazıyla ayakta kaldım.