Kadınlar vardı cenazede talihsiz ana-kızı taşıyan
Dün İkra Hifa ile annesi Fatmanur’un cenazesi vardı. İkisi de küçücük yaşlarında insanlığın en iğrenç yüzüyle tanışmış, dayak yemiş, tecavüze uğramıştı.
Fatmanur sahiplenilmemiş, kimsesiz bırakılmış, tecavüzcüsüyle evlendirilmişti. Sonra sevgisiz, mutsuz yaşamına bir güneş gibi doğan minicik bebeğinin daha dört yaşında, evlendirildiği adam tarafından istismar edilmesine tanık olmuş. “Bebeğim benim gibi kimsesiz değil, sahipsiz değil. Onun annesi var” diyerek başlamıştı mücadeleye.
Yıl 2022. Önce emniyete gitmiş, şikayetçi olmuş, sonra savcılığa çıkmıştı. Bir kez de orada anlatmıştı içi yana yana. Mahkeme, tehditler, uzmanlar, pedagoglar, 4 yaşında minicik bir kızın anlattıkları, “Bırak dedim, bırakmadı” çığlığı, tutuklama talebi, tutuklamama, gözdağı niyetine bir ev hapsi ve nihayetinde delil yetersizliği, kovuşturmaya yer olmadığı kararı...
Fatmanur Anne bütün bunlara rağmen yılmamıştı.
Almış eline kargacık burgacık harflerle “Henüz çok küçük. Çocukluğunu çaldılar. İstismara hayır. Evladım için adalet nöbetindeyim” yazılı bir pankart, çökmüştü bir köşeye. Birkaç gazeteci haber yaptı, ayrıntılarıyla yazdı, yayımladı yaşadıklarını. Siyasetçiler ziyaret etti ama nedense büyümedi, büyütülemedi çığlığı. Hani “Adalet” isteyen çok ya memlekette, çok da yer bulamadı kendine. Ve bir ay önce söylediği bir cümle şimdi, onun önünden, yanından, yöresinden, hayatından geçip de hiçbir şey yapmayanların yüreğine taş gibi oturdu.
Başıma bir şey gelirse, intihar demeyin. Biz öldükten sonra adalet istemiyorum. Güvenliğimden endişe ediyorum. Başıma bir şey gelirse bu karanlık yapı ve beni korumayanlar, beni duyup da susan herkes sorumludur.”
Dün işte o Fatmanur Anne ile birlikte sonsuzluğa atladığı minik kızı İkra Hifa’nın cenazesi vardı. Yan yana tabutlarda uzanıvermişlerdi öylece.
Cenazelerine katılanlar ise tartışma içindeydi. Cenaze namazının ardından yakını olan erkeklerin tabuta uzanan elleri kadınların engeliyle karşılaştı. Kadınlar Fatmanur ile İkra Hifa’yı omuzlayıp mezarlığa kadar taşıdı. Anne-kız kendileri için açılan çukurlara art arda bırakılırken, yukarıdakilerin sahip çıkma tartışması hala sürüyordu.
Cenazeye katılan akrabalar dışarıdan gelenlere, “Siz gidip unutacaksınız, şov yapıyorsunuz” diye bağırıyordu, kadınlar, “Şov değil mücadele bu. Siz mahkemelerde duruşmalarda neredeydiniz. Biz oradaydık” diye haykırıyordu.
Cenazeye katılanlar arasında yaşlıca bir adam, “Benim eşim ve çocuğum üç yıldır yanındaydı. Kimse konuşmasın” diye isyan ediyor, bir başkası, “Sen kimin cenazesinden kimi kovuyorsun” diye onun üzerine yürüyordu. “Defolun lan”, “şov yapmayın”, “neredeydin” diyenler, çığlık çığlığa bağıranlar…
Fatmanur aslında 4 yıl tam da bu mücadeleyi vermişti. Birileri sesini duysun, en azından kızını korusun, birileri onları umursasın, birileri onlar için bağırsın diye mücadele etmişti.
Yaşarken yolu kesişip de onu duymayanlar, duymazlıktan gelenler, duyduklarından şüphe edenler, duysalar da yeterince ses çıkarmayanlar vardı. Şimdi kimi, “psikolojik durum”, “takıntı”, “abartı”, “dikkat çekme çabası” gibi basit sözlerle, kimi de “munchausen sendromu”, “dramatize”, “nazogastrik beslenme”, falan gibi daha bilimsel tanımlarla görmezden geldikleri bu ölümlerin ağırlığını taşımak zorunda.
Tarih boyunca biz kadınlar hep sınandık. Hem yaşamda hem kendi aramızda.
Yine sınandık. Yine birbirimize sahip çıkamadık. Fatmanur ve İkra için yeri göğü inletmedik. Memleketi ayağa kaldırmadık.
O zaman bir kez daha, bu çok acı dersin ardından bir kez daha; hiç bıkmadan, yorulmadan, hep aynı şeyi söylemeliyiz. Tüm şüpheci yaklaşımlara kulaklarımızı tıkayıp, yüreklerde saklı çığlıkları duymalı, “Kadının beyanı esastır” ilkesinden şaşmamalı, çocukların gözlerinin içine bakıp, ardını görebilmeliyiz.
Yoksa tarih, yine canının istediği gibi; tekerrür eder gider.