Merhaba;
Yeni bir evden, yeni bir mahalleden, yeni bir ilçeden, yeni bir şehirden, yeni bir yaşamdan, yeni yepyeni bir mecradan, maceradan kocaman bir merhaba…
Bu kadar yenilik bir araya gelince heyecan da bir o kadar büyük oluyormuş. Anlatmaya çalışayım...
Öncelikle “ev”den başlamalıyım sanırım. Yıl 2018. Çalıştığım gazete kapanmış, mesleğe veda etmişim. Artık o güne kadar “gazetecilik hassasiyeti ve tarafsızlığı” kapsamında hangi düşünceme ket vurduysam onun arkasından gitmek, boşa uzanan elleri tutmak, destek olmak istediklerimin arasına karışmak için hazırım. Ev değişikliği, hatır için kısa süreli bir iş derken bir yıl geçti.
LEİA KUCAĞIMDA, EL SALLADIM
Sonra uluslararası bir şirketin Türkiye Müdürü olarak çalışan kızım bir toplantı için gittiği Almanya’dan dönüşünde beni şoke eden gelişmeyi açıkladı. Şirketi daha kapsamlı bir görev için onu Londra’ya çağırıyordu. Şirket o kadar kararlıydı ki, belki bir yıl sürecek işlemleri birkaç ayda tamamladı. Kızıma el sallarken kızımın gözünün bebeği, evimizin neşesi köpeğimiz Leia kucağımdaydı.
Sorun şu ki Leia evde yalnız kalamıyordu. Benim de kucağımda Leia ile hedeflediklerimi yapmam mümkün değildi. Sonra annem geldi aklıma. Gümüşlük’te yaşıyordu. Ben yüreğimdeki politika, vakıf, dernek vs çalışmaları sırasında Leia’yı ona bırakabilirdim. Fazla düşünmedim. 10 gün içinde Gümüşlük’te taşınacağım evi buldum. Sonra İstanbul’daki hayatımı ardımda bırakıp, eşyalarımızı taşıyan kamyonun ardından; kızımın hediyesi tablolarım ve yine kızımın emaneti Leia ile birlikte Gümüşlük’e doğru yola çıktım.
Ama daha evime doğru dürüst yerleşmemişken pandemi patlak verdi. Pandemi boyunca üslendiğim görevle; sokağa çıkma yasağı olanlara yiyecek, maske ve hijyen malzemeleri dağıtırken, Gümüşlük’ü de keşfetmeye başlamıştım.
Sabah gün doğmadan, akşam güneş batmadan hemen önce çılgıncasına öten kuşlar beni benden alıyordu. Evimin hemen karşısındaki ormanlık alana her gün otlamaya gelen inekleri göremeyince endişeleniyordum. (Hala öyle) Bütün köpeklerin evden çıkan sahiplerinin ardından kilometrelerce koşmaları gözlerimin dolmasına neden oluyordu. (Acıklı bir durum olmadığını sonradan anladım. Sevgiyle istekle koşuyorlardı onlara bakan, onları seven sahiplerinin ardından)
HER ŞEY ÇİÇEK AÇIYOR
Sonra çok güzel bir şey daha keşfettim. Burada her şey ama her şey çiçek açıyordu. Aynı bitkileri ben İstanbul’da ya da diğer şehirlerde de görmüştüm. Hep yaprak yapraktı. Ama burada her şey çiçek açıyor. Yaprakların arasından mutlaka renkli bir güzellik uzanıveriyor.
Evime gelince ilk taşındığımda yaklaşık 500 metrekare olan bahçem çim döşeliydi. Boş alanlara havalı çiçekler, bitkiler, ağaçlar alıp ektim hemen. Gayet güzel bakımlı bir bahçeydi. Ama bahçıvan-sulama-bakım giderini, ne siz sorun ne ben söyleyeyim.
Sonra Bodrum’un su sorunu feci bir şekilde patlak verdi. Artık suyu daha tasarruflu kullanıyordum. Tek hedefim bahçemin bitkilerini yağmurlar başlayana kadar yaşatmaktı. Sonra bir yaz, 15 günlüğüne gittiğim Londra’da iki buçuk ay kaldım.
Döndüğümde bahçem kupkuruydu. Çimler, havalı çiçekler, ağaççıklar, süs bitkileri hepsi kurumuştu. Abarttığımı düşüneceksiniz ama epey gözyaşı döktüm, çünkü çok emek vermiştim. Sonra yağmurlar başladı. Önce kuruduklarını düşünerek karalar bağladığım çimlerim coşkuyla fışkırdılar topraktan. Sonra çim bakımı yapılmadığı için, yani yabani ot öldürücü dökülmediği, çim biçme makinesi her yeri tarumar etmediği için, her köşede yabani bir şeyler filizlenmeye başladı.
MUHTEŞEM ANEMONLAR
Hindibaları, madımakları, körekleri, papatyaları, yabani zambakları, muhteşem anemonları, beyaz şapkalı mantarları işte o zaman keşfettim. Adlarını google’a sorup öğrendiğim yabanilerimi bahçemin ziyaretçileri de çok seviyor. Sakalar, serçeler, ve diğer minik kuşlar, arılar her geçen gün boylanan bitkilerde neşeyle sekerken; inşaat sırasında delerek, dibine vurarak, içine asit dökerek zedeledikleri için kuruyan yüzlerce yıllık ağacım da saksağanlar, kızıl gerdanlar ve ünlü çizer Selçuk Demirel’in Paşabahçe koleksiyonuna da ilham kaynağı olan kırmızı gagalı dağ kargalarının uğrak noktası. Bazen kuş sesinden kendimi duyamıyorum
Ankara’da üniversitede okurken bir iş, bir de (O zamanlar YouTube yoktu tabii ki) kaset yapma teklifi almış, “İstanbul’dan başka bir yerde yaşamam mümkün değil” diyerek ikisini de reddetmiştim. Bu atalarımızın çok isabetli bir sözünü, “Büyük konuşma” nasihatini sık sık hatırlama nedenlerimden biri şimdi.
Ailece Gümüşlük’ü keşfimizin hikayesi ise bambaşka. Onu ve ülkenin dört bir yanından aldığı göçlerle Türkiye’nin küçük bir kopyası olan Bodrum’da açılan pencereden yansıtacaklarımı başka bir yazıya bırakarak bir kez daha, VGN’den merhaba diyorum coşkuyla.
Not: Sezar’a son darbeyi vuran Brutus’ün olaydan sonra halkın tepkisi üzerine kaçtığı yerin Myndos yani Gümüşlük olduğunu biliyor muydunuz? Öyle sürprizli, öyle büyülü bir yer burası.