Herkes biliyordu, yine de öldürüldüler!
Herkes biliyordu, yine de öldürüldüler!
Son 24 saatte altı kadın öldürüldü. Üçü hakkında uzaklaştırma kararı vardı. Yani risk kaydı tutulmuştu. Yani devlet biliyordu. Ve yine de öldürüldüler.
Kadınların ölümü sıradanlaşmışsa, bu yalnızca güvenlik sorunu değil değer sorunudur. Türkiye’de kadınlar öldürülüyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre, Ocak 2026’da en az 22 kadın cinayeti işlendi 14 kadın da şüpheli şekilde öldü. Ve biz bunu artık bir “olağan akış” gibi izliyoruz. Haber bültenlerinde sıradan bir asayiş başlığı.
İstatistik tablolarında bir artış-azalış grafiği. Sosyal medyada birkaç saatlik öfke. Sonra başka gündem. Oysa trafik kazalarında bile “Önlenebilirlik” kavramı vardır. Yol güvenliği, denetim, ceza, eğitim. Devlet refleksi devreye girer. Peki kadın cinayetlerinde aynı refleks var mı?
Uzaklaştırma kararı bulunan bir erkeğin, sokak ortasında silahla ya da bıçakla kadını öldürebilmesi neyin göstergesi? Bu sorunun cevabı yalnızca “bireysel şiddet” değil. Bu, sistemin alarm verdiği bir alanda risk yönetiminin başarısızlığıdır. Uzaklaştırma kararı demek, devletin “Bu kadın risk altında” demesidir. Bu kararın anlamı kadının yaşam hakkıdır. Eğer buna rağmen kadın öldürülüyorsa, o kararın caydırıcılığı yoktur. Denetim güçlü değildir ve failin takibi yeterince yapılamıyordur.
Bir ülkede koruma kararları fiilen korumuyorsa, kanun varsa ki var; hukuki metinler ile hayat arasındaki bir bağlantı kalmamış demektir. Şikâyet süreçleri, sığınma evleri, elektronik kelepçe uygulamaları, risk analiz mekanizmalar. Hepsi var. Ama sonuç değişmiyorsa, sorun uygulamadadır. 6284 Sayılı Kanun Uygulanabiliyor mu? Peki gelin ülkemizde kadına ve çocuğa yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin temel yasal düzenlemeye yani 6284 sayılı Kanun’a bir göz atalım. Kanunun tam adı 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun. 8 Mart 2012’de kabul edildi. Kanunun amacı ise şiddete uğrayan veya şiddet tehlikesi bulunan kadınları, çocukları, aile bireylerini ve tek taraflı ısrarlı takip mağdurlarını korumak ve şiddeti önlemek için alınacak tedbirleri düzenlemek. Bu kanun yalnızca gerçekleşmiş şiddeti değil, şiddet riski durumunu da kapsıyor.
Peki kanunun getirdiği önlemler yeterli mi? Görünüşe ve sonuca göre elbette değil. Gerek barınma, geçici maddi yardım, psikolojik, hukuki ve sosyal destek, kimlik ve adres bilgilerinin gizlenmesi ve işyerinin değiştirilmesi gibi koruyucu önlemler kanunun içinde yer alıyor. Bunun dışında önleyici tedbirler de var. Uzaklaştırma, mağdura yaklaşmama, iletişim kısıtı, silah teslimi ve gerekirse elektronik kelepçe de önleyici tedbir olarak uygulanıyor. Üstelik kadının beyanın esastır denilerek delil aranmaksızın bir gün içinde koruma kararı verilebiliyor. Buna polisin gecikmeksizin müdahalesini yükümlülüğünü de eklersek bugün hiçbir kadının hayatının erkeklerin elinden sonlanmaması gerekiyor.
Peki gerçekte ne oluyor? Uzaklaştırma kararları etkin bir şekilde denetlenmiyor, fail yeterince takip edilemiyor ve risk analizleri sağlıklı yapılamıyor. Bu süreçte kadın hayatının emniyet güçlerindeki sıralaması da doğal olarak sanki önemsiz bir yerde duruyormuş gibi geliyor. Sorun çoğu zaman kanunun eksikliğinde değil, uygulanmasında. Koruma kararı veriliyor ama etkin denetim yapılmıyor. Failin uzaklaştırma kararına uyup uymadığı sistematik biçimde izlenmiyor. Risk altındaki kadın için önleyici tedbirler zamanında devreye sokulmuyor.
Bürokratik gecikmeler, personel yetersizliği ve kurumlar arası koordinasyon eksikliği zincirin zayıf halkalarını oluşturuyor. Bir diğer mesele zihniyet. Şiddet başvuruları hâlâ “aile içi mesele” gibi görülebiliyor. Oysa şiddet, özel alanın değil kamu düzeninin sorunudur. Kadının beyanı esastır ilkesi uygulamada yeterince karşılık bulmadığında, yasa kağıt üzerinde kalıyor. Kanun da işte bu yüzden sıklıkla eleştiriliyor. İşte meselenin özü de bu. “DEĞER” meselesi. Kadın cinayetlerine verilen toplumsal ve siyasal tepkinin düzeyi, kadının toplumdaki yerini de gösteriyor. Her ölümden sonraki başsağlığı mesajları, “fail yakalandı” açıklamaları, soruşturma duyuruları.
Bunların hapsi hukuki prosedür. Ama yaşam hakkını koruma daha erken aşamada devreye girmeden. Kadın cinayetlerinin önü alınamayacak belli. Bir ülkede kadınlar, “boşandığı için”, “ayrılmak istediği için”, “hayır dediği için” öldürülüyorsa ve bu süreç engellenemediği gibi artışla devam ediyorsa mesele bireysel suç olmaktan çıkıp tüm toplum tarafından kabul gören bir durum haline geliyor. Şiddet meşrulaştırıldığında da bir sonraki kadın cinayeti planı hazırlanmış oluyor. CHP Kadın Kolları Genel Başkanı Asu Kaya tüm bu yaşananlara karşı “ Buradan açıkça söylüyorum: Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı görevini yerine getirmemiştir. Şiddeti önleme sistemini kâğıt üzerinde bırakmıştır.
İçişleri Bakanlığı caydırıcılığı sağlayamamıştır. Bu ölümler önlenebilirdi ama önlenmedi. Kadınların yaşam hakkı için sonuna kadar mücadele edeceğiz. Ve bu ülkede uzaklaştırma kararları ölüm belgesi olmayacak" diyerek uyarılarda bulundu. “Bu ölümler önlenebilirdi ama önlenmedi” cümlesi ağırdır ama sıklıkla bunu söylüyoruz. Çünkü önlenebilir bir ölüm, kader değildir. Devletin birincil görevi yaşam hakkını korumaktır. Bu ilke her türlü siyasi tartışmaların ötesindedir. Hangi parti iktidarda olursa olsun, hangi görüş savunulursa savunulsun, kadınların yaşam hakkı tartışma konusu yapılamaz. Kadın cinayetlerini trafik kazası gibi görmeye başladığımız anda, aslında en tehlikeli eşiği geçmiş oluruz: Alışma eşiğini. Kadınların öldürülmediği bir ülke, yalnızca daha güvenli değil; daha adil bir ülkedir.
Ve bu adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil, koruma kararlarının gerçekten koruduğu sokaklarda sağlanır.