Yargının Kıskacında Bir Gazeteci: Alican Uludağ ve Adaletin Karnesi
Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve basın özgürlüğü arasındaki o ince çizgi, son yıllarda en çok tartışılan konuların başında geliyor. Gazeteci Alican Uludağ’ın yaşadığı süreç, bu tartışmaların tam merkezinde adeta bir "turnusol kağıdı" görevi görüyor. Ancak bu mesele bir gazetecinin haber yapmasıyla birleştiğinde, konu "hak arama"dan çıkıp bir "hak kısıtlama" sarmalına dönüşebiliyor.
Yargı Karnesi: Bir Gerilemenin Anatomisi
Uluslararası endekslerde Türkiye’nin hukuk devleti sıralamasındaki yeri maalesef iç açıcı değil. Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 143 ülke arasında 118. sıraya gerileyen, Basın Özgürlüğü’nde ise 159. sıraya kadar düşen bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu rakamlar sadece kuru birer istatistik değil; adliye koridorlarında yankılanan "adalet" çığlığının sayısal karşılığıdır. Mart 2026 itibarıyla cezaevindeki 20’ye yakın gazeteci ve son bir yılda hakim karşısına çıkan 300’den fazla basın mensubu, yargı karnemizdeki "zayıf" notun en somut kanıtı olarak önümüzde duruyor.
Eleştiri mi, Hakaret mi?
Yıllardır yargı muhabiri olarak görev yaparken tutuklanan gazeteci Alican Uludağ’a yönelik baskının odağında, Türkiye’de ifade özgürlüğünün önündeki en büyük bariyerlerden biri olan TCK 299, yani "Cumhurbaşkanına Hakaret" maddesi yer alıyor. Savcılığın, Uludağ’ın geçmişteki tweetlerini cımbızlayarak sunduğu bu suçlama, aslında gazetecilik faaliyetinin sınırlarını daraltma çabasından başka bir şey değil. Kamuyu ilgilendiren kararları eleştirmek, en üst makamın uygulamalarına dair soru sormak; modern hukuk devletlerinde bir "hakaret" değil, bir "denetim" mekanizmasıdır. Ancak bugün Uludağ örneğinde gördüğümüz üzere, bu madde üzerinden kurulan baskı, gazetecinin kalemini kağıda değdirirken iki kez düşünmesine neden olan bir sansür aracına dönüşmüş durumda.
Uludağ’ın dosyasındaki evraka bakınca dikkat çeken tablo var. Hakkındaki soruşturma 19 Şubat 2026’da re’sen, yani şikâyetçisi olmadan başlatıldı. Uludağ’a suç atfında bulunulan evraktaki savcılık delilleri Ocak 2025’e kadar geriye gidiyor. Dosyada 2025’e ait 22 paylaşım var. 2026’dan bir kayıt yok.
Bu noktada; Cumhurbaşkanlığı’nın, Uludağ’ın bu yazdıklarından rahatsızlığı olsa çoktan şikâyetçi olup soruşturma açtırması beklenir normal süreçte.
Ancak ne Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ne de Cumhurbaşkanlığı’nın bu yönde bir girişimi olmamasına rağmen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın jet hızıyla 19 Şubat’ta soruşturma başlatıp, Adalet Bakanlığı'ndan soruşturma izni istemesi ve bakanlığın da yine aynı hızla ertesi gün izin vermesi açıkçası soru işaretine neden oldu.
İddianame Nerede?
20 Şubat 2026'da çocuklarının gözyaşları arasında Ankara'daki evinden gözaltına alınıp İstanbul'a getirilen ve ardından tutuklanan gazeteci Alican Uludağ, 24 gündür özgürlüğünden mahrum.
Bu süreçte en dikkat çekici ve hukuken sakat olan durum ise, aradan geçen haftalara rağmen hâlâ bir iddianamenin hazırlanmamış olmasıdır. Tutukluluğun bir "tedbir" değil, peşinen bir "infaz" olarak kullanıldığı bu sistemde, gazeteci neyle tam olarak suçlandığını mahkeme karşısında tartışamadan dört duvar arasında tutuluyor. "Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" gibi muğlak iddialarla hürriyeti kısıtlanan bir gazetecinin, dosyasındaki belirsizlik aslında tüm basın camiasına verilen bir gözdağıdır. Henüz ortada bir iddianame bile yokken Silivri’de geçen her gün, adaletin biraz daha geç kalmasına, dolayısıyla biraz daha "adaletsizliğe" dönüşmesine neden oluyor.
Unutulmamalıdır ki: Hukuk, kendisini eleştireni iddianamesiz hapsederek değil, kararlarındaki şeffaflık ve adaletle savunur.
Türkiye’nin yargı karnesini düzeltecek olan şey, daha çok tutuklama kararı veya "hakaret" davaları değil; daha çok şeffaflık ve ifade özgürlüğüdür. Alican Uludağ ve onun nezdinde yargılanan gazetecilik mesleği, demokrasinin nefes borusudur. Bu boruyu tıkamak, ülkenin adalet duygusunu havasız bırakmaktır. Adalet, sadece mahkeme salonlarının duvarında yazılı bir süs değil; her bir bireyin, özellikle de doğruları söyleyenin kendini güvende hissettiği bir liman olmalıdır.