sondakika
Üye Ol Ara
icon_weather İstanbul 12°C
icon_weather Ankara 5°C
icon_weather İzmir 0°C
icon_weather Bursa 0°C
icon_weather Antalya 0°C
icon_weather Adana 0°C
icon_weather Konya 0°C
icon_weather Sanliurfa 0°C
icon_weather Gaziantep 0°C
icon_weather Kocaeli 0°C
icon_weather Mersin 0°C
icon_weather Diyarbakir 0°C
icon_weather Hatay 0°C
icon_weather Manisa 0°C
icon_weather Kayseri 0°C
Üye Ol Ara
icon_weather Berlin 29°C
icon_weather Istanbul 33°C
icon_weather London 25°C
icon_weather New York 28°C
×



Ar duygumuz nereye gitti?


Ar duygumuz nereye gitti?
Güncel

Bize ne oldu? Biz hangi ara bu hâle geldik? Bu soruyu sosyal medyaya düşen o absürt videoları izlerken kendime sormadan edemiyorum. Bu paylaşımlarda artık sınır, ahlak, mahremiyet ve mantık tanımıyoruz. Herkes en özelini, normalde sadece aile içinde kalması gereken en hassas mevzularını ve "yok artık" dedirtecek hikâyelerini "takipçi" denilen o devasa kalabalığın önüne iştahla seriyor. Herkes bir mizansenin, bir "içerik" kaygısının parçası olmuş; anne, baba, çoluk çocuk, hatta evdeki evcil hayvanlar bile bu oyunun birer figüranı.

Geçenlerde rastladığım bir görüntü, bu toplumun geldiği noktayı özetler nitelikteydi: Bir erkek çocuğu masada oturuyor, önünde doğum günü pastası... Çocuğun bir elinde bira, diğer elinde sigara. Pastanın üzerinde ise 21 yazan bir mum var. Sonra annesi olduğu anlaşılan kişi geliyor, çocuğun ensesine bir şaplak patlatıyor ve "2" ile "1" yazan mumların yerini değiştirip "12" yapıyor. 21 yaşında o zehirleri içmesi elzemmiş, hatta marifetmiş gibi kurgulanan bu sahne, "beğeni" uğruna bir çocuğun nasıl meze edildiğinin en acı kanıtı. Sadece çocuklar mı?

Sosyal medyada yaşlı babaannesine veya dedesine zorla dans ettiren, onlara anlamadıkları şakalar yapıp rezil eden torunlar türedi. Bir diğeri çıkıyor; ünlü-ünsüz yolda giden insanların yanına sokuluyor, selfie çeker gibi yakın mesafeden video çekiyor ama hiç konuşmuyor. Bu, insan onurunun "tık" sayısına kurban edilmesidir. Bir insanın sadece "görünmek" uğruna, karşısındaki kişinin istemediği bir durumu kaydetmesi ve bunu bir "başarı" gibi sunması, dijital dünyanın yarattığı en büyük karakter aşınmalarından biridir. "Ar" gittiği için artık "hayır" cevabı bile bir video kurgusunun parçası hâline gelmiş durumda.

Eskiden "bir elin verdiğini öbür el görmez" diye bilirdik. Yapılan iyilik gizli kalırdı, asalet sessizlikteydi. Şimdilerde ise iyilik yapmak, vicdani bir eylemden ziyade tam teşekküllü bir PR çalışmasına dönüşmüş. Yakışıklı, boylu poslu zengin görünümlü bir çocuk sözüm ona yardım ediyor; ancak ihtiyaç sahibine uzatılan o paketin yanında mutlaka bir kamera açısı ayarlanıyor. Muhtacın yüzündeki o hüzün, yardım yapanın "duyarlılık" imajını beslemek için saniye saniye kaydediliyor. Maneviyatımız bile bu gösterişten nasibini aldı.

Kâbe'de hocaların o zikir sesini andıran "Hu" nakaratlı bir ilahi çıktı; nereyi açsak karşımızda bu var: Kâbe'de hacılar hu der Allah, Yer gök inim inim inler Allah. Melekler defteri yeniler Allah, İzin ver de Kâbe'ni görelim Allah. Aslında ilahi olarak keyifle söylenip dinlenebilecek bir eser, nasıl böyle saçma sapan yerlerde sırf daha fazla izlensin diye heba edilebilir? Artık öyle bir noktaya geldi ki, ilahiyi söyleyen üçlü ekip, mekân mekân dolaşır oldular. Karısına doğum günü sürprizi hazırlamış bir adam elinde çiçeğiyle yürürken, arkada bizim ekip "Kâbe'de hacılar hu der allah" diye ilahi söylemeye başlıyorlar. Kuruyemişçi’de, karavancı’da, balcı’da… Anlayacağınız her yerde. Maneviyatın bile nasıl bir ticari malzemeye dönüştüğünü sadece bu tabloya bakarak anlayabiliriz.

Televizyon ekranlarında olanlara ne demeli? Sabah programlarına hiç girmeyeceğim. İnsanların en kaba ve galiz tabiriyle "sıçma hikâyesi" adı altında yaşadıkları iğrençlikleri kamuoyunun önünde nasıl bir rahatlıkla anlattıklarını izledik. Anneler, eşler, evlatlar; birbirlerine olan tüm hınçlarını, aile içinde kalması gereken tüm kirli çamaşırları stüdyo ışıkları altında döküyorlar. Eskiden "kol kırılır yen içinde kalır" derdik. Mahrem olan kutsaldı, o kapı kapandığında dışarı sızmazdı. Şimdi o kapılar sonuna kadar açık, hatta anahtar takipçilerin elinde. Beğeni uğruna feda edilen çocukluklar ve teşhir edilen iyilikler, aslında bizim içsel yoksulluğumuzun kanıtı hâline geldi.

Hele o cenazelerde yaşananlar... Ünlü biri ya da bir yakını öldüyse, bu kişiler artık acılarını yaşayamaz oldu. Cenaze namazında saf tutmak yerine ön sırada yer kapıp kadraja girmeye çalışanlar; acıyı değil de "orada olduğunu" ispatlamaya çalışan o şuursuz kalabalık… Babasını kaybetmiş, gözü yaşlı acılı oyuncuya tabutun başında "fotoğraf çektirme" teklifi yapacak kadar şuursuzlaştık. Sahi, hani bizim ölüye saygımız? Bizim ölülere de saygımız kalmadı. İlber Ortaylı'nın cenazesinde acısı yüzünden okunan Celal Şengör ile selfie çekmeye çalışan genç kızlarımıza ne demeli? Geçen hafta hayatına son veren yapımcı ve doktor Erol Köse’nin evinin balkonundan atladığı an ve yere çakılma videosu bu şaşırmalarımın sonuncusuydu. Sahi, bu dehşet verici videoyu paylaşmak bize ne katar? Bir insanın en çaresiz anını, son nefesini verişini ekrana taşımaktaki amaç nedir? Daha fazla "tık", daha fazla "beğeni" mi? Bu gidişle eminim daha çok şaşıracağım videolar, paylaşımlar olacaktır. Bu bilgilerin polisin elinde olması gerekir, bunu paylaşmanın yasak olması gerekir.Bunlara artık bir dur denilmesi gerekir.

Eskiden bizde "ayıp" diye bir duvar vardı; o duvarın arkasında edep ve nezaket saklanırdı. Şimdi o duvarı yıktık; yerine her şeyi gören ama hiçbir şeyi hissetmeyen soğuk bir cam ekran koyduk. Bunun bir başka örneği de belediye otobüsünde video çekmek uğruna akbil basmak yerine ağzıyla o sesi çıkararak şoförü kandırmaya çalışan genç kızın videosuydu. Görevli kendisini uyardığında büyük bir pişkinlikle, "Ağzımla bastım ya!" diyerek bir yandan da şoförün tepkisini kaydetmeye devam ediyordu. İşin en acı yanı ise bunu yapmayı kendinde bir hak görüyor olmasıydı. Umarım kendisine gerekli ceza kesilmiştir; zira bizim eskiden kamu çalışanına ve emeğe saygımız olurdu.

Sonuç olarak, sınırsız bir hürriyet yanılgısıyla savrulduğumuz bu dijital çağda, en temel kuralı yeniden hatırlamak zorundayız: Özgürlük, başkasının haklarının başladığı yerde biter. Bir başkasının emeğini, mahremiyetini veya acısını kendi "beğeni" dünyamıza malzeme yaptığımız an, aslında kendi özgürlüğümüzü değil, insanlığımızı kaybediyoruz. Ekranların soğuk ışığı bizi kör etmeden önce, o yıkılan "ayıp" duvarlarını nezaketle yeniden örmeli ve başkalarının sınırlarına saygı duymanın, aslında kendimize duyduğumuz saygı olduğunu idrak etmeliyiz.

Diğer yazılar

ŞEHNAZ KURDOĞLU

ŞEHNAZ KURDOĞLU kimdir?

1963 yılında Karamürsel’de doğan Şehnaz Kurdoğlu (Hopalı), uzun yıllar özel bir şirkette Halkla İlişkiler Müdürü olarak görev yaptı. Her zaman büyük bir tutku duyduğu televizyon dünyasına adım attı. Televizyonculuk kariyerine Türker İnanoğlu’nun asistanı olarak başlayan Kurdoğlu; sonra atv’nin popüler müzik-magazin programı "Elifnağme"nin yanı sıra, Süper Kanal’da ekrana gelen "İstanbul Köşe Bucak" ve "İstanbul Adım Adım" programlarının yapımcılığını üstlendi. Süper Kanal bünyesindeki Yayın Koordinatörlüğü görevinden doğum sebebiyle ayrıldı. Dergi kapanana kadar Amerika’da yaşayan Türklere hitap eden "Mezun Life" dergisinde röportajlar yaptı.Amerika’ya yerleştikten sonra, "Otelcilik ve Mutfak Sanatları Yönetimi" (Hospitality and Culinary Management) bölümünü bitirdi. Kurdoğlu, artık VGN platformunda hayata dair yazılarıyla okuyucularıyla buluşacak.