Estate Sale
One man’s trash is another man’s treasure / Birinin çöplüğü, bir başkasının hazinesidir.
Amerika’da “estate sale” denen şey tam olarak bu cümlenin üstüne kurulmuş bir kültür. Estate Sale'in birebirTürkçede karşılığı yok. Büyük bir taşınma öncesinde ya da birinin vefatından sonra evin içindeki eşyalar profesyonel şirketler tarafından tek tek fiyatlandırılıp, satışa çıkarılıyor. Mobilyalardan mutfak eşyalarına, kıyafetlerinden yarım kalmış parfüm ya da kullanılmış deterjanına kadar. Evde ne varsa satılıyor. İlaç, yiyecek, iç çamaşırı, silah, pasaport, kimlik ve canlı evcil hayvan hariç, her şey... İnsanlar evin içine giriyor, odaları dolaşıyor, etiketleri okuyup, fiyat kontrol ediyor; kimi bir tabak alıyor, kimi bir lamba, kimi yıllarca bir çekmecede durmuş küçük bir hatırayı. Türkiye’de böyle bir kültür yokken, burada hayatın en özel alanı bir anda kamusal bir pazara dönüşüyor. İşte benim şaşkınlığım da tam burada başlıyor. Yarım kalmış hikâyeleri, nasıl bir hayat yaşadıkları? bir aile fotoğrafı gördüğümde bu da satılır mı? gibi soruları düşünmeden edemiyorum. Eve girdiğinizde salon, mutfak, yatak odası, koltuklar, tablolar, hepsi yerli yerinde. Hâlâ o evde yaşayan birileri varmış gibi…. Cam kenarında sehpaya bırakılmış bir fincan; birazdan yeniden doldurulacakmış, koltuğun yanındaki battaniye; az sonra omuzlara alınacak, şömine birazdan yanacakmış hissi veriyor. Sahipleri yok ama ev terk edilmiş de değil; hayat henüz eşyaların içinden çekilmemiş. Siz artık bu noktada satış elemanları ile pazarlık etme durumundasınız. Estate sale burada sıradan bir ikinci el satışı gibi değil; zamanla başlı başına bir iş sektörüne dönüşmüş durumda. Profesyonel ekipler çalışıyor, telefonunuza indirebileceğiniz bir app var. Bu sitelerde haftalık olarak mahalle mahalle satış yerleri listeleniyor. Hangi gün, nerede? neler satılıyor? diye. Satışa çıkan bütün ürünlerin fotoğrafları var. Satışlar genelde iki ya da üç gün (cuma, cumartesi, pazar) saat 09.00/16.00 arası yapılıyor. İlk iki gün fiyatlar etiketteki gibi. (İlk günkü satışlarda mutlaka antikacılar da oluyor.) Son gün fiyatlar yarıya düşüyor. Bu aşamada görevlilerle sıkı pazarlık yapabilirsiniz. Tek bilmeniz gereken, aldığınız ürünün iadesi yok. Saat 4’e yaklaştığında şanslıysanız, almak istediğiniz eşya hâlâ satılmamışsa onu bedavaya bile alabilirsiniz. Neredeyse “al götür” noktasında. Amaç iki ya da üç gün içinde evdeki tüm eşyaları nakite çevirmek. Zira o eşyaların evden çıkarılması, nakliyesi de mal sahibi için büyük maliyet. O yüzden ellerinden malları çıkarmaya bakıyorlar. Bu işi yapan firma satıştan komisyon alıyor satıcı da kazançtan öte kişisel eşyaların elden çıkarılması olarak gözüktüğü için devlete vergi ödemiyor.
Oğlum lisedeyken eski plak ve kitaplar almak için estate sale’e giderdi. Plakları çok uygun fiyata almış, kütüphanesini aldığı kitaplarla zenginleştirmişti. Bir gün biriktirdiği harçlıkla (100$’a) devasa bir tablo alıp, gelmişti. Resmi müzede görseniz önünde uzun zaman geçirir, hayranlıkla izlersiniz. Çerçevesi de en az resim kadar guzel. Sarı yaldızlı çerçevenin aralarındaki boşluklardan sızan ışık, eseri daha bir güzel gösteriyordu. Tablo güzel olmasına çok güzeldi ama evimizin mobilya tarzına hiç gitmiyordu. Uzun süre ben duvara asılmaması, o da asılması için direndi. Şu an kendi çalışma odasında oturduğu yerden manzarası bu tablo. İki kere uzaya gidip, hiç ayak basmayan ve son gidişte “Houston, we’ve got a problem / Houston, bir sorunumuz var” sözü ile tarihe geçen NASA astronotu Arthur James Lovell Jr.’yi bilir ya da hatırlar mısınız? Onun soğukkanlılığı ve liderliği sayesinde Apollo 13 mürettebatı sağ kalmış. Meğer Lovell ölene kadar bize beş dakikalık bir mesafede oturuyormuş. Oğlum Lovell’in evinden de plak, daktilo ve şarap kadehleri almıştı. Bir zamanlar Lovell’in dinlediği plakları dinlemek, onun içtiği kadehten bir şeyler içmek bize değişik duygular yaşatıyor. İlk “estate sale” deneyimimde beni şaşırtan ise, karşı çaprazımda oturan ev olmuştu. İkimiz de mutfaktan evlerimizi görüyor olmamıza rağmen birbirimiz hakkında hiçbir bilgimiz yoktu. Yıllarca mutfağından evlerine baktığımız bu komşuları hiç tanımıyorduk. Ölmüşler… Daha önce bahçelerine bile girmediğim evin en özel, en mahrem yerlerine estate sale ile girdim. O insanları hiç tanımadım ben. Ama eşyalarıyla tanıştım. Enteresan değil mi? Hayattayken kurulmayan komşuluk, öldükten sonra eşyalar üzerinden kurulan tuhaf bir yakınlık. Bizde ölünün hatırasına eşyalar kolay kolay satılmaz. Bu bir kural değil belki ama güçlü bir toplumsal refleks bence. O eşyalar ihtiyacı olan bir akrabaya, eşe dosta verilir ya da yardım kuruluşlarına, belediyeye bağışlanır. Eşya el değiştirir ama ticarete dönüşmez. Satılması belki de “elâlem ne der, ne düşünür” diye ayıp sayılır. Burada ise durum farklı. Satmak ayıp değil, doğal bir akış. Kimse elâlem ne der diye düşünmüyor. Türkiye’de doğmuş, büyümüş biri olarak ben satılmaması tarafına daha yakınım ama buradaki satışa da artık şaşırmıyorum. Telefonuma app’i indirdim ve ara sıra çok beğendiğim bir şey olur ise gidip, bakıyorum. Beğendiğimi alıyorum. Burada satmak ayıp değil, saklamak zorunluluk değil. Eşyaya hayatın akışı içinden bakılıyor. Bence herkes, aynı vedayı kendi bildiği dilden yapıyor.