Adalet bir rüya değil kadınlar için kalkan olmalı
Geçtiğimiz gece bir rüya gördüm; Meclis’in ışıkları sabaha kadar yanıyor ve tek bir madde üzerinde ittifak sağlanıyordu: "Her ne sebeple olursa olsun, eşini canice katleden fail, Taksim Meydanı’nda asılarak cezalandırılacaktır." Ayrıca, uzaklaştırma kararı ihlal edildiği an failin kapısına dayanan o tavizsiz güvenlik sistemlerinin kurulması ve katillere o meşhur "saygın tutum" indirimini sağlayan tüm açık kapıların sonsuza dek kapatılması karara bağlanmıştı.
Sabah uyandığımda, bu rüyanın bende yarattığı hisleri tarttım; buna tam olarak huzur diyemem ama ne yalan söyleyeyim, bu korkunç kararın cinayetlerin durdurulmasında son çözüm olup olmayacağını, gerçekten caydırıcılık sağlayıp sağlamayacağını "acaba mı?" diye düşünmeden de edemedim. Yıllarca tek kurtuluşun eğitim olduğuna inandım. Önce bir anneyi eğitmenin bir nesli eğitmek olduğunu, o annenin yetiştireceği erkeğin de ancak merhametli bir eşe dönüşebileceğini savundum. Ama artık durup baktığımda, eğitim sürecinin nezaketini bekleyecek vaktimizin kalmadığını görüyorum; çünkü biz eğitimle uğraşırken mahkemelerdeki o bildik manzaralar canımızı yakmaya devam ediyor. 2022’de çıkan kanunla tıraş olup takım elbise giymek artık kâğıt üzerinde "iyi hal" sayılmasa da vicdanlardaki bu yara hâlâ kanıyor ve verilen cezalar toplumun adalet duygusunda hâlâ derin derin tartışılıyor. Bir canı hayattan koparan elin mahkemede tıraş olması, kravat düzeltmesi adaleti tesis etmiyor; sadece o büyük acıyla alay ediyor.
İstatistiklerin arkasındaki canlar
Rakamlar yalan söylemiyor ama ruhu da hissetmiyor. 2019 yılında 474 kadın hayattan koparıldığında, bu Cumhuriyet tarihinin en karanlık rekorlarından biri olarak kayda geçti. İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı 2011 yılındaki o umut dolu düşüşten sonra, grafikler maalesef yeniden yukarı tırmanmaya başladı. Sadece 2020’de 300 kadın öldürüldü, 171’i ise şüpheli şekilde ölü bulundu. İçinde bulunduğumuz 2025 yılında ise şiddet hız kesmedi; 420 kadın erkekler tarafından katledildi.
Bu korkunç tablonun sorumlusu olan faillerin mahkemede sunduğu bahaneler ise hep aynı: "Namus", "kıskançlık" ya da "fikir ayrılığı"... Oysa biliyoruz ki asıl mesele bunlar değil; asıl mesele, bir insanın bir başka can üzerinde mülkiyet hakkı iddia etme cüretidir. Eskiden bu katillerin çoğu, mahkemede sadece takım elbise giyip kravat takarak "iyi hal indirimi" alabiliyordu. 2022’de yapılan yasal düzenlemeyle tıraş olup takım elbise giymek kâğıt üzerinde artık tek başına bir indirim sebebi sayılmasa da vicdanlardaki o derin yara hâlâ kanıyor. Çünkü verilen cezalar, toplumun adalet duygusunda hâlâ şiddetle tartışılmaya devam ediyor. Bir canı hayattan koparan elin mahkemede tıraş olup kravat düzeltmesi adaleti tesis etmez; aksine kurbanın anısıyla ve geride kalanların acısıyla alay eder. Bir katilin mahkeme salonundaki "efendi" duruşu onu masum kılmaz; hâkimler artık bu bayatlamış tiyatroya kanmamalıdır.
Üstelik sadece kanunların değişmesi de yetmiyor; zihinlerdeki "o da oraya gitmeseydi" veya "o saatte ne işi vardı" gibi görünmez yargılar yıkılmadıkça, en ağır cezalar bile birer kâğıt parçası olmaktan öteye geçemeyecektir.
Boşanmak bir kaçıştır, infaz sebebi değil
Özellikle boşanma aşamasındaki cinayetleri anlamak mümkün değil. Bir kadın; elinde mesleği yokken, cebinde parası yokken, kucağında çocuğuyla "boşanmak istiyorum" diyorsa, artık canı burnuna gelmiş demektir. O kapıdan çıkmak, o kadın için özgürlük değil, hayatta kalma mücadelesidir. Bu kararı vermek için uykusuz geceler deviren bir kadının ödülü; bir pusuda sıkılan kurşun ya da saplanan bir bıçak olmamalıdır.
Unutulmamalıdır ki bir annenin ölümü sadece bir can kaybı değildir; o vahşete tanıklık eden çocuğun yaşama sevincinin, güven duygusunun ve geleceğinin de infazıdır. Bazı adamlar eşlerini evlatlarının gözleri önünde, o masum bakışları hiçe sayarak katlediyor. O dakikadan itibaren o çocuklar hayata sadece kimsesiz olarak değil, tam anlamıyla "2-0" geriden başlıyorlar. Çünkü sığınacakları en güvenli liman olan annelerini, örnek almaları gereken ilk kahramanları olan babaları yok etmiştir. Bu caniler sadece bir kadını değil, bir neslin gözlerindeki ışığı da o toprağa kendi elleriyle gömüyorlar.
Artık anneler ağlamasın, çocuklar yetim kalmasın ve hiçbir kadın "hayır" dediği için toprağın altına girmesin istiyoruz. Adalet, sadece mahkeme salonlarında kâğıt üzerinde kalan bir kelime değil, sokaktaki kadının koruyucu kalkanı olmalıdır. Artık kadınlarımız ölmesin, Allah'ın verdiği canı yine Allah alsın istiyoruz.