Abla olmak bazen bir ömrü sırtlanmaktır
Gülistan Doku bir üniversite öğrencisiydi. Gençti, hayalleri vardı, okula gidiyordu, geleceğe karışması gerekirken bir gün ansızın karanlığa karıştı. Ardında ise cevapsız sorular, büyüyen bir sessizlik ve bir türlü dinmeyen bir acı bıraktı.
Bir genç kadın ortadan kaybolduğunda, aslında sadece bir insan kaybolmaz. Bir evin ışığı söner. Bir annenin yüreği eksilir. Bir ailenin zamanı durur. Gülistan Doku’nun kayboluşu da tam olarak böyleydi. Önce arandı, sonra bulunamadığı söylendi, ardından dosyanın yavaş yavaş soğumaya bırakıldığı duygusu büyüdü. Sanki hayat, herkes için bir şekilde devam edecek; ama Doku ailesi için zaman, Gülistan’ın kaybolduğu yerde takılı kalacaktı.
Fakat öyle olmadı.
Çünkü o hikâyede bir abla vardı.
Aygül Doku, kardeşinin ardından susup bekleyenlerden olmadı. Kardeşinin adı bir dosya numarasına dönüşsün istemedi. Birkaç gün konuşulup unutulan bir kayıp vakası gibi görülmesine razı gelmedi. “Kayboldu” denilip geçilmesine itiraz etti. Çünkü bazı cümleler insanın içine sinmez. Bazı açıklamalar, gerçeğin yerine konulmak istendiğinde daha da ağır gelir. Aygül Doku da tam burada ayağa kalktı.
Onun mücadelesi yalnızca bir kardeş arayışı değildi. Aynı zamanda hakikatin peşine düşme iradesiydi. Eğer kaybolduysa bulunmalıydı. Eğer kaybolmadıysa, başına ne geldiyse ortaya çıkarılmalıydı. Bir insan buhar olup uçmazdı. Bir genç kadın, hayatın ortasında iz bırakmadan yok olmazdı. Aygül Doku’nun itirazı işte buydu. Israrlı, sert, yıpratıcı ama sonuna kadar haklı bir itiraz.
Biz bu coğrafyada “Abla anne yarısıdır” sözünü boşuna söylemeyiz. Abla bazen evin ikinci annesidir. Bazen kardeşinin saçını ören kişidir, bazen düştüğünde ilk el uzatandır, bazen de herkes vazgeçse bile vazgeçmeyendir. İşte Aygül Doku, tam da bu anlamda bir abla oldu. Sadece kan bağıyla değil, vicdanıyla, direnciyle, inadıyla ablalık yaptı.
Kardeşinin kaybolmasını hazmedemedi. Meydanlarda, adliye önlerinde, açıklamalarda, çağrılarda, her fırsatta aynı gerçeği haykırdı: Bu dosya kapanmamalı. Gülistan unutulmamalı. Bu ülkede bir genç kadın ortadan kaybolduysa, bunun hesabı sorulmalı.
Aylar birbirini kovaladı. Gündem değişti, başka acılar yaşandı, başka olaylar konuşuldu. Ama Aygül Doku geri çekilmedi. İşte asıl mesele de burada başlıyor. Çünkü çoğu zaman adalet bir anda gelmez. Hele bu ülkede, bazı dosyalar kendi kendine yürümez. Birilerinin o dosyanın peşini bırakmaması gerekir. Birilerinin hatırlatması, zorlaması, ses yükseltmesi gerekir. Aygül Doku bunu yaptı. Kardeşinin adını unutturmayan, dosyayı soğumaya bırakmayan, kamuoyunun dikkatini sürekli oraya çeken isimlerden biri oldu.
Bugün gelinen noktada dosyanın yeniden açılması, yeni adli gelişmelerin yaşanması, gözaltılar ve tutuklamalar konuşuluyorsa, burada resmi makamların attığı adımlar kadar yıllardır süren bu ısrarın da payı var. Adalet bazen önce sokakta aranır, sonra dosyaya girer. Önce bir annenin gözyaşında görünür, sonra tutanağa dönüşür. Önce bir ablanın sesinde büyür, sonra ülkenin gündemine yerleşir. Aygül Doku’nun yaptığı tam olarak buydu.
Bu yüzden onun hikâyesi sadece Gülistan Doku’nun ablası olmanın hikâyesi değildir. Bu hikâye, bir kadının kardeşi için dünyayı rahatsız etmeyi göze almasının hikâyesidir. “Sus” denilen yerde konuşmanın, “unut” denilen yerde hatırlatmanın, “geçti” denilen yerde geçmediğini söylemenin hikâyesidir.
Belki de bu yüzden Aygül Doku’ya bakınca insanın aklına ilk gelen şey öfke değil, saygı oluyor. Çünkü o, acısını kenara koyup hayatına devam eden biri olmadı. Acısını mücadeleye çevirdi. Yasını dirence dönüştürdü. Kardeşini aramayı, kardeşi için konuşmayı, kardeşi için gerçeği istemeyi bir ömür meselesine çevirdi.
Ve evet, bugün onun mücadelesine bakınca şunu açıkça söylemek gerekiyor: Bazı davaları asıl diri tutan savcılar, avukatlar ya da siyasetçilerden önce ailelerdir. Bazı dosyaların gerçek taşıyıcısı, elinde klasör tutanlar değil, yüreğinde eksik taşıyanlardır. Aygül Doku da o eksik ile yürüdü. Yıllarca yürüdü. Yoruldu belki ama durmadı.
Ve Aygül Doku’nun hikâyesi de sadece bir kardeşlik hikâyesi değil. O, bu memlekette adaletin çoğu zaman kendiliğinden gelmediğini bilenlerin hikâyesi. O, kadınların birbirine ve sevdiklerine nasıl siper olduğunu gösteren bir hikâye. O, “Abla anne yarısıdır” sözünün ete kemiğe bürünmüş halidir.
Çünkü o, sadece kardeşini aramadı.
Kardeşi için adaleti de aradı.