Tahtın gölgesinde kalan adalet
Oldum olası İngiltere’de kraliyetin, en üst seviyede sürdürülen o “muhteşemlik” anlatısına inanamadım. Görkemli törenler, altın işlemeli arabalar, şapkaların altında saklanan soğukkanlı bakışlar. Hepsi bir masal gibi sunuluyor; ama masalın faturası, yıllardır halkın omuzlarında. Kraliyet varlığının “sembolik” olduğu sık sık söylenir. Ne var ki sembolün kendisi, başbakanın göreve başlamadan önce önünde eğildiği bir düzenekse, o sembol salt bir temsil olmaktan çıkar. Siyasetin üstüne kurulmuş bir gelenek, hatta bir dokunulmazlık duygusu üretir. Sembol, bir ülkenin vitrini olduğu kadar, o vitrinin arkasında ne saklandığını da belirler. Sembol denilen şeyin bedeli Kraliyet ailesinin çalışmadan, babadan oğula geçen bir ayrıcalık düzeniyle yaşaması zaten başlı başına bir tartışma. Tartışmanın daha yakıcı kısmı ise bu ayrıcalık düzeninin, skandallar karşısında nasıl bir kalkan gibi devreye girdiği. Prens Andrew meselesinde yıllardır izlediğimiz şey de buydu. Suçlamalar, iddialar, kamuoyunun öfkesi, utanç verici ilişkiler ağı. Bir yandan “aile meselesi” muamelesi, öte yandan “hukuk herkes için eşittir” cümleleri. Herkesin eşit olduğu bir yerde, bazı kapıların daha yumuşak kapandığını bilmeyen yok. Değişen dengeler, açılan dosyalar Son dönemde taşların yerinden oynaması, sadece kamuoyu baskısıyla açıklanacak gibi değil. Kraliçe’nin ölümünün ardından saray içi dengelerin daha sertleştiği, koruma refleksinin biçim değiştirdiği konuşuluyor. Önce unvanların ve ayrıcalıkların budanması, ardından saraydan uzaklaştırma adımları. Bugün gelinen noktada ise Andrew hakkında yürütülen süreçler artık “görmezden gelme” perdesini yırtan bir eşiğe dayanmış görünüyor. Bu tablo, kraliyetin “ne olursa olsun aileyi korur” kuralının da bir yere kadar işlediğini gösteriyor. Çünkü bazen aileyi korumak, bir kişiyi korumayı bırakmaktan geçer. Saray, itibarın çürümesini durdurmak için, en zayıf halkayı feda etmeyi tercih edebilir. William etkisi ve temiz bir taht hesabı İngiltere’de “kraliyet muhabirliği” diye bir alan olması bile, bu düzenin ne kadar ayrı bir evrende yaşadığını anlatmaya yeter. O evrenden sızan bilgilere göre, Prens William’ın uzun süredir amcasının saraydan tamamen çıkarılması için baskı yaptığı; bu baskının, tahta giden yolun “temiz” görünmesi adına giderek arttığı söyleniyor. Eğer bu doğruysa, ortada romantik bir adalet arayışından çok, soğuk bir kurumsal refleks var demektir. Monarşi, kendini geleceğe taşıyacak yüzün yıpranmasını istemez. Tahtı devralacak kuşağın önüne, “taşınması zor” bir bagaj bırakmak istemez. Bu yüzden de aile içi dayanışma, bir noktadan sonra yerini kurumu kurtarma içgüdüsüne bırakır. Kral Charles’ın bu baskılara direnemeyip kardeşini adaletin alanına bıraktığı yorumu da tam burada anlam kazanıyor. Bu bir “ahlaki uyanış” gibi sunulsa bile, asıl motivasyon çoğu zaman daha basittir. Monarşinin devamı, aile bağından daha ağır basmıştır. Kraliyetin gerçek yüzü Bütün bunlar bana tek bir şeyi düşündürüyor. Kraliyet dediğimiz yapı, görünürde gelenek ve şatafat üretir; perde arkasında ise güç, itibar ve hasar kontrolü üretir. Bugün bir isim gözden çıkarılıyorsa, bu adaletin nihayet geldiği için değil, adalet gelmezse kurumun daha büyük bir bedel ödeyeceği hesaplandığı içindir. Ve belki de asıl soru şudur. Bir ülkede adalet, sarayın iç dengeleri elverdiğinde mi işler, yoksa gerçekten herkese aynı mesafede mi durur. Kraliyetin “sembol” olduğu söyleniyor ya; sembolün en tehlikeli tarafı da bu zaten. İnsanlara bir masal anlatırken, gerçeğin nerede başladığını unutturabilmesi.